Sohbetleri INDIR  

Hocamızın bütün derslerini alttaki linkden indirebilirsiniz. 

Eğer telefondan indirecekseniz MEGA.NZ programına yönlendirilecek ve bu programı yüklemeniz gerekecektir.

indirmega

   

Takip ET  

   
Çarşamba, 22 Ekim 2014 19:56

Oy Kullanmak Şirktir

Yazan
Öğeyi Oyla
(1 Oyla)

oy vermenin şirk olduğunu biliyorum köyün imamınada bunu söyledim o hayır oy vermek itikadı zedelemez dedi bazı deliller getirdiğimde başka bir arkadaşım var onu çağıralım soralım dedi bi toplantı yapıp konuştuk ve oda Hz Yusuf aleyhisselam kıssasını delil getirerek ilahlık iddia eden bir kralım yanında çalıştı hatta ona tapan insanlara maaş dağıtıp mali işlerini yaptı deyip kötülerin başa geçmesindense Müslümanım diyen oruç tutan hacca giden bir insanın başa geçmesi daha evladır hem Müslümanlar rahat yaşayabiliyor başka parti gelse onlar dine karşı Müslümanlar zorluk çekecek deyip oy vermeyi meşru hale getirdi

 ve camide yapılan bazı işlerin bidat olup bunların Akıbetini sorduk tesbih kullanmak bidatmı dedik ihtiyaç dedi müezzin komutu dedik sakıncası yok dedi farz namazın hemen arkasından sünnet kılmak dedik bazı alimler kılınır demiştir dedi cuma namazı hakkında sorduk kılmak gerek dedi bu ülkede cuma kılınırmı kılınır ise bu imamların arkasında kılınırmı kılınır ise zuhri ahir kılınırmı biraz karışık anlatım oldu özür dilerim ama kafam karışık inşallah siz düzeltip cevap verirsiniz Allah   sizi ve bizi kendisine kul olabilen ve razı olduğu kullarından eylesin.

CEVAP

Bismillahirrahmanirrahim

Hamd Alemlerin rabbi olan Alaha Mahsustur. Salat ve Selamda Allahın rasülüne ve ona güzellikle tabi olan müminlerin üzerine olsun.

Soruların cevaplarının gecikmiş olmasını çokta fazla sorun gibi görmemeniz ve sitem edecek kadar alınmamanız temennisi ile...

Sorularınızın cevabına geçmeden önce karşılalaşabileceğiniz sorunların da üzerine eğilmeniz sizin hikmetli davranmanız anlamına gelecek ve meselelere daha güzel yaklaşma imkanı bulacaksınız. Şöyle ki;

Herhangi bir meselenin hallini murad ettiğimiz vakit meselenin ihtilaflı taraflarında farklı düşünceler söz konusu olduğu için, üzerinde ihtilaf edilen konu kadar ihtilaf edenlerin konumları da önem arzetmektedir.  Meselenin çözüme kavuşturulması ver ihtilaf giderilmesi için delillerin ortaya konulmasından önce iki mesele vardır ki bunlar, en az delillerin ortaya konulması kadar önemlilik arz ederler. Şayet bu iki temel unsur hakk adına ve hakka ittiba adına ortaya konulmadan delillere geçilecek olursa – Allah korusun – ihtilaf zail olmayacak ve hayr ile sonuçlanmayacaktır. O iki temel mesele de şunlardır;

  • İhtilaf edenlerin kendi kişilikleri, konumları, ve delillerin ortaya konulmasından önce ki duruşları hakkında ki kanatleri.

Şayet ihtilaf eden taraflardan herhangi biri evvela kişi olarak hakk ortaya konulacak olsa da gururundan dolayı ona ittiba etmeyecek kadar gururuna maglub olan bir kimse ise, deliller ortaya konulacak olsa da sonuç hayr ile neticelenmeyecektir.

O nedenden dolayı Allahın Rasülü (a.s) ‘’ Kalbinde zerre miktarı kibir olan kimse cennete giremeyecektir ‘’ diye buyurduğunda Kibir nedir diye sorulunca kibrin, Allaha ( bağlantılı olarak Hakikate) karşı olanı ve insanlığa karşı olanını açıklamış ve

‘’ Hak ortaya çıktığı halde onu kabüllenmemek ve insanları hakir görmek ‘’ olarak nitelemiştir. Ve malesef insanlarda bunlara karşı zafiyet içerisinde olup nefsine mağlub olanlar çıkmaktadır. Allah bizleri esirgesin.

Babanın oğluna karşı, öğretmenin veya hocanın öğrencisine karşı, büyüklerin küçüklere karşı, zengin olanların fakirlere karşı, nam ve şöhret sahibi olanların insanlar içerisinde tanınmamış olanlara karşı, kitlelere hitab edenlerin çevresi az olanlara karşı içerisine düştükleri ve hakikati reddetmelerine sebep olan işte bu kibir ve gururdur ki, sahibini  helak eder. Allah azze ve celle aşağıda ki ayetinde buna dikkat çekmiş ve tehdit etmiştir.

İnsanlar tek bir ümmetti. Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdi ve beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda, aralarında hüküm vermek üzere hak kitaplar indirdi. Oysa kendilerine apaçık ayetler geldikten sonra, birbirlerine karşı olan 'azgınlık ve kıskançlıkları' yüzünden anlaşmazlığa düşenler, o, (Kitap) verilenlerden başkası değildir. Böylece Allah, iman edenleri, hakkında ayrılığa düştükleri gerçeğe kendi izniyle eriştirdi. Allah, kimi dilerse onu doğruya yöneltir. Bakara suresi 2/ 213

 

Onlar ancak kendilerine ilim geldikden sonradır ki, aralarındaki ihtiraas ve çekememezlik yüzünden, ayrılığa düşdüler. Eğer Rabbinden ad verilmiş bir va'deye kadar bir söz geçmiş olmasaydı aralarında muhakkak hukûm verilmiş (her şey olup bitirilmişdi, helak edilmişlerdi) bile. Onlardan sonra kitaba mîrascı yapılanlar da ondan mutlak şübheci bir tereddüd içindedirler. Şura suresi 42/14

Yukarıda ki madde başında kişilik ve konumdan kastımız budur. ‘Kendi duruşları hakkında ki ’ kanaatleri ifademizden kastımız ise, deliller ortaya konacak olsa dahi, delillerin dile getirilmesinden ince tarafların herhangi bir tanesinin ‘’ Ben zaten haklıyım’’ düşüncesi ile elde var benim doğrum düşüncesine sahip olmasıdır. Bu onun ihtilaflı olan meselenin ortadan kaldırılması hususunda gösterilecek tüm gayret ve çabaları taa baştan geçersiz kılacak olan aksi bir tutumdur.

  • İhtilaf edilmiş olan mesele de çüzümü ararken takip edilecek metodun üzerinde hemfikir olma gerçeği.

Bu hususta herhangi bir ihtilaf söz konusu olduğu takdirde tüm gayretler hakeza boşa çıkacak ve hayrlı bir netice alınmayacaktır.

Örneklendirecek olursak; taraflardan herhangi birinin ulasabildiği en uç nokta kalabalık gerçeği olurda insanların çoğuna tabi olacak olursa ve bunu doğruluğun bir göstergesi olarak alıp, bir delil olarak mulahaza edecek olursa diğer taraf ne kadar ayet getirecek olursa olsun karşıda ki o ayeti kalabalığa nisbetle tevil etmeye gidecek ve kalabalığı doğruluğun bir göstergesi olarak alacaktır. Bu ise hayırlı bir netice doğurmayacaktır.

Bir diğeri, mahallesinin hocasını, gazetede yazı yazan bir araştırmacıyı, televizyonda meşhur olmuş bir muhteremi, raflarda ismi boy gösteren bir müellifi veya başka bir merciyi son nokta olarak alacak veya ona kilitlenecek olursa da durum aynıdır. Ayetler ve hadisler masa üzerinde yoğunlaşacak olsa da karşı taraf bunları kendi ‘’ Son nokta’’larına nisbetle algılayacak ve hayrlı bir netice doğmayacaktır.

Halbu ki merhameti bol olan rabbimiz, biz müslümanların ihtilaf edeceğini bilmiş, bunu takdir (kader) etmiş ve Vahyine hakkıyla ittiba ederek kurtulacak olanlar ile (Yahudiler ve Hristiyanların içine düştükleri feci durum gibi) Vahyi bırakarak ve başka mercileri mesned edinerek helak olanları birbirinden ayırt etmeyi takdir etmiştir.[1]  İhtilaf halinde ne yapmamız gerektiğini bizlere bildirmiş ve üzerimize nimetini indirerek bizleri başıboş bırakmaıştır.

Ey iman edenler, Allah'a itaat edin; peygambere itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu Allah'a ve Resulüne döndürün. Şayet Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız. Bu, hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir. Nisa suresi 59

 

Bu ayette rabbimiz ihtilaf hususunda biz müminler için iki temel merci belirlemiş bunlara başvurarak hakikati belirlememizi ve ihtilafı gidermememizi emretmiştir.

Allahın Rasülü (a.s) efendimizde Kuran ayetlerini beyan etme vasfıyla biz ümmetine  yol göstermiş ve ayet yada hadisleri farklı yorumlayarak farklı bir kapı aralayarak sapma kapısını zorlayacak olanlara karşıda meseleyi vuzuha kavuşturmuş ve yorumlama ihtimalini ortadan kaldırcak olan fiile (sünnete) başvurmamızı ve bu sünneti kendilerine yol edinmiş olan raşid halifeler dönemindeki ashabın hayatını da bizim için gösterge kılarak şöyle buyurmuştur.

“Size benim sünnetime ve benden sonra raşit halifelerin sünnetine sarılmanızı tesviye ederim” Tirmizî, Kitâbu’l-İlm, ban no:16, Hadis no:2676.

 

“İçinizde benden sonra yaşayanlar birçok ayrılıklara şahit olacaktır. Size sünnetimi, hidâyete erdirilmiş, doğru yolu bulmuş halifelerimin yolunu tavsiye ederim. Ona sımsıkı sarılın, âdeta dişlerinizle tutun, sonradan çıkacak şeylerden sakının. Çünkü her uydurma, bid’at; her bid’at sapıklıktır.” (Ebû Dâvût)

Biz müslümanlar için Kurana ve sünnete başvurmak ve Kuran ve sünnetin hayata yansımasınıda sahabenin islami yaşantılarına başvurarak algılama yöntemi ile kurtuluş yolunun temel referanslarını bizlere bildirmiştir.

Abdullah ibni Mesud (r.a) ın da dediği gibi  yaşayanların fitnesinden emin olunulmayacak ve kurtulmak isteyen yaşamış ve bu hayattan göçmüş olan ashabın ameline yönelmek metoduna başvuracaktır.

İmamı Malik’in bildirdiği gibi bu ümmetin başını kurtulaşa ileten islami yaşantı, bu ümmetin sonunun kurtuluşu içinde kaçınılmaz tek metod olacaktır.

Dolayısıyla, ihtilaf eden taraflar, delillerin serdedilmesinden evvel, delilleri nereden ve ne şekilde elde edecekleri hususunda hemfikir olmalıdırlar. Aksi takdirde abesle iştigal edilmiş olunacaktır. Allah bizleri hidayet ettiklerinden kılsın.

Zikrini faydalı gördüğümüz ve Allahın izniyle dikkate alınmasını hikmetten algıladığımız bu girizgahtan sonra bahsi geçen konulara kısaca değinecek olursak.

Sorunuyda şu ifadeleri kullanmışsınız

‘’ oy vermenin şirk olduğunu biliyorum köyün imamınada bunu söyledim o hayır oy vermek itikadı zedelemez dedi bazı deliller getirdiğimde başka bir arkadaşım var onu çağıralım soralım dedi bi toplantı yapıp konuştuk ve oda Hz Yusuf aleyhisselam kıssasını delil getirerek ilahlık iddia eden bir kralın yanında çalıştı hatta ona tapan insanlara maaş dağıtıp mali işlerini yaptı deyip kötülerin başa geçmesindense Müslümanım diyen oruç tutan hacca giden bir insanın başa geçmesi daha evladır hem Müslümanlar rahat yaşayabiliyor başka parti gelse onlar dine karşı Müslümanlar zorluk çekecek deyip oy vermeyi meşru hale getirdi‘‘

Bu yazdıklarınızda bazı hususlar var ki bunları dile getirmek gerekmektedir.

  1. Oy vermenin şirk olup olmadığı meselesi
  2. Oy vermenin şirk olmadığı hususunda ki kanaatin (Haşa) Hz. Yusufun kıssası ile ilişiklendirilmesi.
  3. Daha sonra ‚‘‘Kötülerin başa geçmesinden ise iyilerin başa geçmesi‘‘ gibi mantıki bir kıyasla kendisinden şirk olarak bahsedilen bir meselenin mantıki zemine oturtularak meşru gösterilmeye çalışılması. Ve bunun müslümanların dünyalık maslahat ve rahat elde etme gibi bir gerekçe ile hoş gösterilmesi….

Bunları biraz açacak olursak.

  1. Oy vermenin şirk olup olmadığı meselesi

Oy vermenin şirk olup olmadığı meselesi evvela belli bir başlık olarak ele alınmalı ve islamda ki hükmüne bakılmalıdır. Islamda ki hükmü belirgin bir hal aldıktan sonra bunun itikadimi yoksa fıkhi bir meselemi olduğu neticesi elde edilmelidir.

Şayet itikadi bir mesele olduğu belirecek olursa – ki öyledir-  aksine amelin durumu ve aksine ameli meşru gösterecek nedenler ele alınmalıdır (İkrah gibi). Bu durumda aksine amel şirk ve şirkin sebebi olup küfür ve ameli küfür olarak karşımıza çıkacaktır. Bütün bunlardan sonra Hz. Yusuf (a.s)ın  ameli buna bir örnek olarak gösterilmelidir. Şayet örnek olarak değerlendirmek mümkünse tabi !!!.

Şayet fıkhi bir mesele olarak karşımıza çıkacak olursa ona görede aksine amelin hükmü belirlenecek ve haram, mekruh v.b gibi neticeler ile aksine ameli meşru kılan sebepler üzerine eğilmek gerekecektir.

Gözüken o ki, oy vermenin şirk olmadığı iddiasında olan taraf, şirk olmamakla beraber akidede bir sorun teşkil etmediği kanaati bir tarafa haram veya mekruh dahi addetmeyip  Hz. Yusuf (a.s) ın amelini gerekçe gösterek sonderece meşru ve hatta Peygamber sünneti telakkisinde sevap bir iş olarak meseleye bakmak halı vaziyetindedir. Bu durum ise ihtilaflı meselelerin en problemli olan türüdür.

Şayet bir taraf şirk diğeri durumu ikrah durumu olarak telakki edecek veya bir taraf şirk ve akıdevi, diğer tarafta haram ve haramı meşru kılan zaruri durum olarak görecek olsaydı halli daha kolay olurdu. Kaldı ki şirk olarak görülen bir olay karşı taraftan Peygamber sünneti kanaatine çıkan meşru bir amel olarak görmektedirler. Veya görmemekle beraber iddialarının bu neticeyi kaçınılmaz kıldığı hakikatı karşısında basiretsiz bir durum içerisindedirler.

Şunu belirtmek isteriz ki;

Tarih içerisinde Tevhid ve Şirk mücadelesi devam edegelmiş ve devam da edecektir.

Tevhidin karşısında ki Şirk olgusunun İnsanlar üzerinde ki en zararlı türünden biri de Hakimiyyette Şirk olarak ifade ettiğimiz, Allahın yarattıkları arasında ki ihtilaf ve yaşam biçimlerini belirleme şekli olan hükümlerinin iptali ve Allahın Hüküm hakkını Allahtan başkasına vermek şeklinde ki şirk türüdür. Allahtan başkasından yardım istemek, Allah ile arasında aracı edinerek İlahi vasıfları kullara vermek, gelecegi ve kalblerdekine vakıf olma gibi ilahi sıfatları başkalarına vermek ve Allahtan daha çok başkasına karşı sevgi ve korku beslemek gibi şirk türleri toplulukların – ki vatandaş veya ulus veya millet veya başka bir isim her ne derlerse desinler sonuçta Allahın kullarının- belirli bir kısmına nüfuz etmesine ve onları şirke ve şirkin beter neticesine götürmesine rağmen, hakimiyyette şirk; şirksiz bir hayat süreninden, ateist bir düşünce ile kendi nefsini ilah edineninden tutunda, doğrudan şirk koşanlarla kendi bağ ve bahçesiyle iştigal edipte ‘’adaam bana ne kimden’’ diyerek bireysel bir döngüde ot gibi yaşayanına kadar, toplumun her kesimi üzerinde doğrudan zararını hissettiren bir şirk türüdür. Hakimiyyette şirk hüküm-mahkeme-ceza-hapis-borç-yaşam şekli-iyiliği emredenleri nehyetmesi ve kötülüğü emredenlere fırsat vermesi ve desteklemesi gibi binbir çeşit kötü akıbeti ile daha fazla zarar vermektedir.

Bu nedenle tüm seçilmiş olan peygamberlerin (aleyhmimusselam) en büyük husumeti hali hazırda kurulu olan düzenlerin hakimleri ile boy göstermiştir. İbrahim (a.s)ın davası karşısında ki küfrün sembolü ve peygamberin en belirgin düşmanı Nemrut, Musa (a.s)ın karşısında Firavun, Nuh (a.s) Hud, (a.s), Salih (a.s) ve diğer peygamberlerin karşısında kavimlerin ileri gelen ve topluma yön veren hüküm sahipleri, İsa (a.s) ın karşısında Romanın hakimleri ve onlara dini peşkes çeken din alimi görüntüsünde küfrün hükümlerine rıza gösteren ve dini bozan dindar! önderler, Gözlerin nuru ve neşesi efendimiz (a.s) ın karşısında da bu ümmetin Firavunu budur dediği Ebu Cehil ve yarenleri olan mekke ve arabistan yarımadasının hakimleri-hüküm sahipleri gibi.  

Bu gerçek, şirk denilince sadece mutasavvıfların şirkini şirk gören ama hükümde şirk denilince gözleri kapananların ve kulakları tıkananların kulaklarını çınlatacak ve kulaklarına küpe olacak bir gerçektir. Heyhate heyhat ki onlar şirki hakkıyla anlamamışlar, insanlığın bir kısmını helake götüren şirkle mücadeleyi tüm davalarının ve davetlerinin temel direği haline getirirken, insanlığın tamamına zararı dokunacak ve onları helake götürecek olan hakimiyyette şirke göz yummakta ve aksine gevşeklik göstererek hiç de ‘oralı’ olmamaktadırlar. Yoksa mutasavvıfların güçleri, askerleri polisleri, hakim ve savcıları, hapisleri, sürgünleri olmadığı ve kendilerine karşı yaptırım uygulayamayacakları için onların şirkine karşı amansız mücahid kesilenler, hakimiyyette şirk koşanların bu güçlerinin etkisinden mi fikir erezyonu yaşamaktadırlar. Korkulmaya layık olan Allahtır (c.c) ve uğruna nemrudun ateşi, çarmıha gerilme tehlikesi, sürülme ve taşlanma vakıası, ambargo zulmü gibi neticelere rağmen boyun eğilecek olan da ‘O’ dur. (cc).

Allah azze ve celle, hüküm vasfını elinde bulundurandır. Bunu kendi özel ilahi vasfı saymış ve hiç ama hiç kimseyi zatı, diğer isim ve sıfatlarında olduğu gibi hükmünde de  kendine ortak tanımamıştır. Tanıyanlarıda kendisine ortak koşan müşrikler olan vasıflandırmıştır.

Hüküm kelimesi farklı anlamlara gelmekle beraber konumuzla bağlantılı olan yönü ile; bir mesele hakkında son kararı vermek, sonunu bağlamak, menetmek, neticesini ortaya koymak, yinetmek anlamlarına gelir. Ve bu sıfat şüphesiz ki Gökleri ve yeri yoktan var eden ve var ettikleri üzerinde ki karar hakkını kendisinde bulunduran Allaha (c.c) aittir. Yaratmak ona ait olduğuna göre emretmek ve yömetmekte ona aittir. [2]

Kendisine davet ettiği rabbinden sorulduğunda da Musa (a.s) ın aynen bu şekilde kapsayıcı tek kelime ile yarattıklarının üzerinde ki hakimiyyetini dile getirimesini Kuran şu şekilde bize aktarıyor.

‘‘ Firavun «Ey Musa, sizin Rabb'iniz kimdir?» dedi.

Musa «Bizim Rabb'imiz, her varlığı farklı niteliklerle donatarak yaratan, sonra da onları nitelikleri doğrultusunda yaratılış gayesine uygun yola koyan ve hidayet edendir.’’ Taha suresi 49-50

Hz Musa’nın zımnen bu ifadesi altında yatan hakikat şu idi. Ey Allahın yarattıkları içerisinde azgınlaşan ve kulluk sınırını aşarak (Tağutlaşan) ve insanların hayatlarına yön vermeye kalkan (hüküm koyarak onları sapık yola hidayet etmeye kalkan) Firavun !!!

Şu gördüğün her bir şeyi yoktan var eden Allah, toprağın altında ki solucanı yaratıp da ona hidayetini emretmeden bırakmamış, suyun altında ki binlerce balık çeşidini yaratıpta onları yol göstermeksizin bırakmamış, karada debelenen her türlü hayvanı yaratıp da onları hidayet etmeksizin açıkta bırakmamış, havada uçan binlerce kuş çeşidini yaratıp da onları hidayet etmeksizin başkalarının yönlendirmesine terk etmemiş, ve gördüğün yada görmediğin hiç bir şeyi yarattıktan sonra başıboş ve hidayet etmeksizin bırakmamış....

Peki yerleri ve gökleri kendisine amade kıldığı ve kendisini yaratılmışların en şereflisi kıldığı insanın, hidayet ve yönetimini, yolunu, gidişatını, faydasına ve zararına olan şeyleri belirlemesini sana bırakacak değil ya...

İşte bu Allahın yarattıklarını yönlendirmesi fiiline hüküm vermesi, bu hükmü verirken yarattıklarını en ince detaylarına kadar en iyi bilen o olduğu için mükemmel bir hüküm verme sıfatından dolayı kendisine hakiim ve tek taraflı yön vermesi, olaylara vakıf olması ve tartışılmaz olması sıfatından dolayıda kendisine haakim denir. Bütün bu isimler birbirinden muştak ‘’ha-ke-me’’ fiilinin türevleridir.

Bugün ki kendisini demokrasi ismiyle isimlendiren ve Yarattıkları hususunda ki hüküm verme sıfatını Allaha bırakmak istemeyen küfür sistemlerine rağmen Allah azze ve celle bu hakikati şu şekilde ifade buyuruyor.

Görüş ayrılığına düştüğünüz herhangi bir meselede hüküm vermek Allah'a aittir. İşte bu, benim Rabb'im olan Allah'tır. O'na dayandım, O'na yöneldim. 42/ŞÛRÂ-10

 

Allah'ı bir yana bırakarak karşılarında boyun eğerek zelil olarak itaat etttiğiniz düzmece ilahlar, ya sizin ya da atalarınızın taktığı birtakım boş, içeriksiz adlardan başka bir şey değildirler. Allah onlar hakkında herhangi bir (müsade anlamı içeren)  hiçbir delil de indirmiş değildir. Egemenlik (Hüküm ve Hakimiyyet) sadece Allah'ın tekelindedir. O yalnız kendisine kulluk sunmanızı emretmiştir. Dosdoğru din, işte budur. Fakat insanların çoğu bu gerçeği bilmiyor. 12/YÛSUF-40

 

Bu hususta her hangi bir ortak tanımadığını da şu şekilde beyan etmiştir rabbimiz;

‘’ve O egemenliğine hiç kimseyi ortak etmez.’’ Kehf, 26

Bu Hususlar her bir müminin icma ile üzerinde ittifak ettiği ve kendilerine malum olan meseleler olduğu için, çok daha fazla detaylandırmaya gitmeden mevzumuza dönelim.

Alemlerin rabbi (c.c), insanlığı yarattığından beri yarattığı insanları peygamber ve ilahi öğretileri ile doğru yola hidayet etmiştir. Kendi doğru yolunun aksine ve hilafına ortaya atılmış ve insanları kendi belirlediği şeri yolun dışında ki tüm sistemlere, hayat felsefesine, hüküm çeşitlerine, insanlığın kendisine yöneldiği yollara ve yöntemlere de hepsini kapsayıcı tek bir kelime ile nitelikleri ne olursa olsun ‘’Cahiliyye’’ ismini vermiştir. Bu cahiliyye sistemleri ister krallık şeklinde belirli bir zümreye, ister dikta şeklinde belirli şahıslara, ister eski Roma da olduğu gibi senatoya, isterse demokrasi de olduğu gibi toplumun hepsine, ister  belirli bir toprak parçası içerisinde ki Vatandaş anlayışıyla bir ulusa veya isterse belirli bir ırka bağlantılı olarak ulusçuluk anlayışı ile bir kesime verilsin fark etmez, bütün bunlar tek kelime ile Allahın rasülünün bildirdiği gibi ayak altı hükümlerdir. Baş tacı olan tek hüküm Allahın hükmü, diğerleri ise ne bu dünya da ne de ahirette hiç bir değeri olmayan küfür ve şirk sistemleridir.

Allahın rasülü (a.s) veda hutbesinde şöyle buyurmuştur;

“Dikkat edin! Bütün câhiliyye emirleri (kanunları, yasaları, hükümleri ve bakış açıları) ayaklarımın altındadır ve hepsi de kaldırılmıştır...” (Müslim, Hacc 194, h. no: 1218; Tirmizî, Fiten 2, h. no: 2610; Tefsîr 2, h. no: 3087)

 Tarihin hangi döneminde ve hangi şartlarda olsun, Allahın rasülünün cahiliyye hükmü nitelemesiyle ayaklar altında aldığını bildirdiği bir necaseti alıpta baş üstüne koymak, Allahın rasülüne tabi olanların takip edebileceği bir metod değildir ve olamaz da.

Allahu Tealanın düşünceleri pis şirk anlayışı ile kirletttikleri ve dolayısı ile kendileri de birer necaset olan müşrikleri helak edeceğini bildirirken Allaha iman ettiğini iddia edenlerin bu necisleri teşrik-i mesai içerisine girerek, Allahın hükmüne rağmen başka beşeri pis hükümleri icra etmeleri düşünülemez. Bu Allah azze ve celleye ihanet etmektir ki imanın şartı olan El-Vera vel-Bera akıdesine zıttır.

Allahu teala küfrün müntesiplerine meyl etmeyi dahi azabı celbedecek bir küfür ameli olarak nitelemesine rağmen,[3] Allahın (c.c) adından ve dininden ve şeriatından sırt çevirerek her türlü sözlemleriyle küfrün önderlerine hem kavlen hemde fiilen itaat edenlerin durumu ne ola ki ???

Müslümanlar gerekirse Allahın rasülü (a.s) ve ona iman eden ashabı gibi en zor şartlar altında zulme muarız kalacak olsalarda, Allahın hükmüne rağmen Necis olan Küfür ve Şirk sistemi ile onların müntesibleri koalisyona ve onlara itaate meyl edemezler. Hüküm Allahındır ve müslümanların maslahatı yegane hüküm sahibi olan Allaha itaat etmek ve bu itaat üzere daim kalabilmektir. Müslümanların maslahatını hiç bir sıkıntıyla karşı karşı kalmamak olarak algılayan sapkın ve islamdışı islam anlayışı, sahiplerini Allaha itaate değil rahatlarından olmama pahasına şirkin önderlerine itaate ve zillete düçar etmiştir. Müslümanlar sahip oldukları itikad nedeniyle Nuh (a.s) gibi parmak sayısınca kalacak ve dışlanacak olsalarda, İsa (a.s) gibi sürekli hicret ve göçebe bir hayat sürecek olsalarda, Gözlerin nuru efendimiz (.a.s) gibi kendi memleketine taif dönüşü ancak bir himaye ile girecek olsalarda, yine de en izzetli, en şerefli ve en üstün olanlardır.

Bu itaat üzere olmanın dışına rahatlık veya başka eften püften gerekçeler nedeniyle şirk ve müntesiplerine itaat etmek bu dine ihanetin ta kendisidir.

Allahu Teala, Mekke’de boğazlanmaksızın kendi kendilerine ölmüş olan hayvanların etini haram kıldığı zaman, müşriklerin şu ifadeleriyle karşı karşıya kalmışlardı. ‘’ Siz müslümanlar tuhafsınız. Kendi kılıcınız ile kestiğinizi yiyorsunuz ama Allahın görünmez kılıcı ile kestiklerini yemiyorsunuz’’. İşte bu söz Allahın hükmünün tartışılmaya açılması anlamına geliyordu. Ve o günün şarlarında iman etmek ateşten kor’u elde tutmaktan daha meşakkatli idi. Müslümanların sayısı az ve işkence görmekte idiler. Kendilerine ambargo uygulanıyor ve kendileriyle alış veriş kesilip sosyal hayattan da dışlanmakla karşı karşıya kalıyordular. Yani hiç de rahat değildiler!!! ve rahatlık derdinde de değildiler. Ve hem de olamazdılar. Neden mi? Zira hakimi mutlak olan Allahu Teala hükmüne ortak koşmaz ve tartışmaya açılmasını dahi kendisine şirk olarak gördüğünü bildirdi. Ve şöyle buyurdu;

‘’Allah'ın adı anılarak kesilmeyen hayvanların etlerinden yemeyiniz. Çünkü bu, Allah'ın yolundan sapmaktır. Şeytanlar dostlarına sizinle tartışmalarını telkin ederler. Eğer onlara itaat edersiniz, şüphesiz siz de müşrik olursunuz.’’ Enam suresi 113[4]

Ayette ki  ‘’Eğer onlara itaat edersiniz’’ ifadesine dikkat edin. Onlar gibi inanır veya benim hükmümü inkar ederseniz değil, inanmış olduğunuz halde benim ilahlık sıfatımın tecellisi olan bir hükmümde, kendileri hükmüme muhalefet ederek ilahlık iddia edercesine başka hüküm belirleyenlere ‘’itaat ederseniz’’ deniliyor. ‘’ Eğer onlara itaat edersiniz, şüphesiz siz de müşrik olursunuz.’’

Peki bugün değil bir hüküm, toptan Allahın dininin karşısında birer put gibi insanları kendisine çağırdıkları bir cahiliyye sisteminin tamamına adapte olarak onların hükmü ile hükmetmenin, onların hükmüne çağırmanın, onlara itaat etmenin Allahın katında hükmünü telakki etmeye çalışın. Korkunç bir şey. Allah bizleri uzak ve beri kılsın, esirgesin.

Demokrasi adı verilmiş bugün ki cahiliyye sistemlerinin temel hüküm kaynakları ise toplumun kendisidir. Zira yunanca bir kelime olan demokrasi kelimesine yükledikleri kavramsal anlam; Bir toplumun kendisi ile hükmolunacağı hükümlerin kaynağı, toplumun kendisidir. Ve hakimiyyet milletindir. Toplum oy kullanarak kendisi adına kanun ve hüküm koyacakları belirler ve bu takdirini de bir kaç yılda bir sandığa giderek ortaya koyar. Onun takdir etmiş olduğu vekili de onun adına meclis denilen toplanma yerinde (darun-Nedve de) ona niyabeten bir sonra ki seçime kadar her türlü sosyal, ekonomik, cezai, ailevi ve diğer insanlar arasında oluşacak ihtilaflarda dahil olmak üzere her hususta kanun koyar hüküm belirler ve insanlar bu hükümlere uymakla mükellef tutulurlar. Uymamakta ısrar eden için ise polisi vardır, mahkemesi vardır, hapisi vardır ve yasayı belirledikleri gibi yürütecek müesseseleri ve cezalandıracak yargıları vardır. Firavun olurda yaranları olmaz mı? Sihirbaza giderken iman eden ve tevhide çağıran genci dağın tepesine götürürken helak olan askerlerden sonra o tevhide çağıran genci denize götürecek askerlerin ardı arkası gelir mi? Firavun denizde boğulacak olursa sadece kendi değil kendisine itaat eden askerleride olacaktır herhalde.

Meseleye bütüncül bir anlamda baktığımızda, -ki bakmak mecburiyyetindeyiz- oy verme meselesi, cahiliyye sistemini ayakta tutan bir fiil olmaktan başka bir şey olarak karşımıza çıkmaz. Zira belirlenenlerinde mevcut küfür ve şirk temeli üzerine inşa edilmiş ve değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek olan temel esasların dışına çıkarak hüküm belirlemeleri söz konusu değildir. Olsa olsa küfür sistemininin ve şirk bataklığının etrafında güller dikmeye çalışmak ve küfrü güzelleştirmekten başka bir netice de olmayacaktır. Bu ise islam itikadına taban tabana zıt olup, küfrün izalesi değil, küfrün ıslahını getirecektir. Bu ise Allaha ihanettir ve sahibini iman çerçevesinin dışına atar. Kuran ve sünnet ile bu husus icma ile malumdur.

Bazı kıt bakışlı olanların ve genel değerlendirme melekesini kaybetmiş olanların müslümanların rahatlığı gibi mantıki bir takım gerekçeler ile meseleye yaklaşmış olmaları dinin özünden uzak kaldıklarının ve hikmetten mahrum olduklarının açık bir göstergesidir. İslam dininde itibar görecek herhangi bir tarafı da yoktur. Müslümanların maslahatı, rahata kavuşma ve keyifli bir hayatı onarılmış küfür sisteminde yaşamak değildir. Sahabe gibi öz vatanlarından terki diyar ederek tüm hayatta biriktirdikleri mal ve gayri menkullerini terk ederek bir anda maddi olarak sıfıra inmek de olsa, Allaha itaat etmek, kul kalabilmek, ve yeryüzünü adaleti ile donatacak bir medine inşasının derdine düşmektir maslahat. Allahın dinine göre kul olmak, kul kalabilmek, kul olarak ölmek ve Allahın cemali ile cennete ulaşmaktır maslahat.

Aslında bu mesele daha da açılmaya ihtiyaç duyan bir meseledir fakat yerimiz buna müsait değildir. inşaAllah meramımız anlaşılmıştır. Böyle bir anlayışın arkasında insanları tembelleştiren ve dünyevileştiren mürcie zihniyetinin de etkisi vardır ki ona malesef hiç değinmeden geçiyoruz.

İşte yukarıda değindiğimiz hususlar, oy vermenin bir şirk ameli olduğunun göstergesidir. Zira şirk sistemini ayakta tutan ve devamlılığını sağlayan bir fiildir. Oy vermekle oy verdiğiniz kişinin ameline ve tercihine katıldığınızı da beyan etmiş olursunuz. Zira sizin onayınız ile fazla rey sahibi olmuş ve seçilmiştir. Sizin onayınız ile seçildiği için onun her türlü hüküm koyma ve hükmü onaylama tercihine ortaksınızdır. İyiliklerine (!) de kötülüklerine de...Allahın hükmüne rağmen başka hüküm belirlemesine de, vekil olarak icra ettiği küfür amellerine de. Onun için oy verme durumunda olanların her birisini muayyen olarak tekfir etmemekle beraber şunun şurasının kesin olarak bilinip sakınılması gerektiği insanlara anlatılmalıdır ki, oy vermek şirk amelidir ve bugün ki cahiliyye sisteminin temel mihenk taşıdır.

Burayı açıkladıktan sonra sorunuzda ki metinden alıntılar ile devam edelim.

  1. Oy vermenin şirk olmadığı hususunda ki kanaatin (Haşa) Hz. Yusufun kıssası ile ilişiklendirilmesi.

Oy verme meselesinin Hz. Yusuf (a.s) ın kıssası ile meşru gösterilmeye çalışılması batıldır. Yusuf (a.s) ın kıssası, olsa olsa – ki öyle de değil- bir kafirin yanında işçi olarak çalışma meselesine kıyas olarak getirilebilir. Yusuf a.s ın kıssasını tüm yönleriyle burada irdelememiz söz konusu değil. Bu konuda İmam Kurtubi’nin (rh.a) ilgili ayetlerin tefsirine ve diğer tefsirlere bakabilirsiniz. Ayrıyeten bu hususta başka müslümanların gerek sözlü gerekse yazılı olarak ortaya koydukları beyanları elhamdu lillah vardır. Biraz araştırma ile bulabilirsiniz. Tekrara ihtiyaç duymuyoruz. Fakat kısaca da olsa bazı hususlar ve yanlış anlamalara değinmeden de geçmemek gerektiği kanaatindeyiz. Şöyle ki;

  İfadelerinizde belirttiğiniz kadarıyla şöyle denilmiş;

‘’ ilahlık iddia eden bir kralın yanında çalıştı hatta ona tapan insanlara maaş dağıtıp mali işlerini yaptı’’

Yusuf a.s ın zamanında ki kralın ilahlık iddia ettiği  hususunun nereden çıkartıldığını bilmiyoruz. Yukarıda ki ifade delile tutunarak yolunu ve istikametini bulmuş bir karakterin duruşunu ifadesinden ziyade, haşa bir peygamberin ameliyle ve hatta peygambere karşı utanmadan puta tapanlara maaş veren kimse şeklinde nitelemek gibi ahlaki bir zafiyetle içerisine düştüğü kötü durumu meşru gösterme çabasında ki bir çırpınışın ifadeleri gibi geldi bana. İnsan biraz peygamberler hakkında konuşurken hassasiyet göstermeli değil mi?

Peygamber efendimiz (a.s) mekke de kıtlık başgöstediğinde müşrikte olsalar onlara yardım gönderdi. Şimdi bunu kalkıpta Allahın necis dediği müşrik pisliklere yardım eden son peygamber diye mi dile getireceğiz haşa. Bu ifadeler dile getirilirken yere geçirilmekten veya helak olmaktan korkmaz mı insan. 

Peygamber efendimiz (a.s) ganimet mallarından kendi yakınında iman etmiş bazı sahabeler dururken kalblerini kazanmak istediği yeni iman etmiş veya iman etmemiş kitap ehline verirken kalkıp ta ‘’Kendisine anasını, babasını ve canını veren sahabesi dururken onlara değilde çıkarcı ve menfaat üzere iman edecek kadar menfaatperestlere yardım eden peygamber’’ diye mi lanse edeceksiniz insanlığa.

Allah korusun belki de biraz daha ileri gitse, Allahın hükümlerinin iptal edildiği pis Darun-Nedve de kafirler ile ortaklaşa kanun çıkarma ve hüküm koyma makamında olsa bu kişi, kendi durumunu meşru göstermek için Taif’ten dönerken bir müşrikin himayesine giren peygamberimizi (a.s) ‘’ Darun-Nedve nin Puta tapan Allahın düşmanı liderlerine itaat eden mekkeli müşriğe sığınarak mekkede kalmadı mı peygamber efendimiz’’ de  diyecek ve kendi halini meşru gösterme yoluna gidecektir.... İnşaAllah böyle değildir ve sadece yanlış yapmakla kalmıştır. Allah ayaklarımızı sabit kılsın.

Kaldı ki Kuran-ı Kerim Yusuf a.s ın başında ki kralın değil ilahlık iddiasında bulunduğu, tam aksine hanımına Allahtan istiğfar dile diye hanımını tevbeye çağıran bir karakterden bahseder.

Yûsuf, o benden murât almak istedi dedi ve kadının yakınlarından biri tanıklık ederek dedi ki: Eğer Yûsuf'un gömleği, ön taraftan yırtılmışsa kadın doğrudur, o yalancılardandır. Eğer gömleği arkadan yırtılmışsa, kadın yalan söylemiştir. Bu ise doğru söyleyenlerdendir. (Aziz) Onun (Yusuf'un) gömleğini arkadan (yırtılmış) görünce, şöyle dedi: "Kesin, bu, siz kadınların hilelerindendir. . . Muhakkak ki siz kadınların hilesi çok büyüktür!" Yûsuf! Sen bu işi söylemekten vazgeç. Ey hanım! Sen de günahına Allah’dan mağfiret dile; doğrusu sen büyük günâhkarlardan oldun.” dedi. Yusuf suresi 26-29

Yukarıda ki karakter, muhalifin iddia ettiği gibi hiçte kibirle ilahlık iddiasında bulunan bir karakter olarak karşımıza çıkmamaktadır. Şayet kibirli ve ilahlık iddiam eden bir kimse olsaydı, gücüne dayanarak yusuf a.s ı öldürmeye karar vererek kendi saltanatına leke gelmesini engellemeye yeltenmeli değilmiydi. Neden Yusuf a.s dan bu meseleyi açığa çıkarmama ricasında bulunsun ki?. Hem Yusuf a.s kadının hilesiyle zindana girmiş ve çıkacağı zamanda kraldan beraetini tescil etmezse çıkmayacağını belirtircesine karısının aleyhine durumun izaha kavusmasını talep edince de o talebini yerine getirmemiştir. Bunlar ilahlık iddiasında bulunan ve insanları kendisine tapınmaya çağıran zorba bir hükümdar karakterimidir.

Hatta yusuf suresini baştan sona okuduğunuz takdir de neredeyse küfür ve şirk önderi, vahye karşı azgınlaşan bir Ebu cehil niteliğinde bir kraldan neredeyse hiç bahsedilmez. Aksine hz yusufu seven, ona itibar eden, hükmü ona verecek kadar inat ve kibirden uzak, sadece hali hazırda eskilerden kalma bir düzeni imandan habersiz bir şekilde adeta necaşinin iman etmeden önce ki kurulu olan düzeni icra ettiği gibi bir kişilik olarak belirir. Kaldı ki ne onun ne de Necaşinin ne ile ne şekilde hükmettiklerine dair sağlam bir rivayet dahi bize ulaşmış değildir. Veya Yusuf a.s zamanından ki kralın şeriatle hükmetmediği bilindiği halde, kendisine davet ettiği bir sistemi ve Yusuf a.s ın davasının karşısına diktiği ve savunduğu bir sistem ve ona taraftarlığı da söz konusu edilmemiştir Allahın kitabında.

Ayrıyeten şunu da dile getirelim ki Yusuf a.s (haşa) küfür ve şirk müessesini onların hükümlerini icra ederek baki kılacak bir amel içerisine girmemiştir. Hiç bir zamanda onların şirk inanç ve sistemlerine adapta olmamıştır.

Bu hususta hiç kimse herhangi bir delil getiremez. Ancak olsa olsa tahmininin sınırlarını zorlayarak zann da bulunabilir. Zann ise bilgi ve ilim adına hiç bir şey ifade etmez. Hem de itikadi bir meselede. Bu metod islam şeriatına göre batılın ta kendisidir. sıradan bir insan için bile zann ile değerlendirme yapmak caiz değil iken hem de itikadi olan bir hususta peygamber için nasıl böyle bir şey sözkonusu olabilir? Bunun islamın hükümlerini belirlemede de hiç bir delil olma ve delalet etme durumu yoktur ve tamamen batıldır. Herhalde arkadaşımız biraz daha kendisini yoracak olsa, Hz. Musa a.s ‘’Ben sizin en büyük rabbiniz değilmiyim’’ diyen ve ilahlık iddiasında bulunan böyle zorba bir Tağutun ve kafirin yanında bulunmadı mı? Ona köle olan mısırlılara karşı onun sarayında bulunarak destek çıkmadı mı, onun yanında büyüdüğüne göre onun nice küfür amellerine şahit olmuş, ses çıkarmamış ve hatta belki de onun salatanatını yıkmak için onun gibi amel etmiş dahi olamaz mı diyerek başka bir delil de getirebilirdi. Haşa hiç böyle delillendirme olur mu değil mi diyeceksiniz. Tabi ki olmaz. İşte Yusuf a.s ın kıssasının delil getirilmeside buna benzer tutarsız ve yanlış bir delillendirmedir.

Alemlerin rabbi (c.c) hz. Yusufun durumunu anlatırken hükümdarın ve başka hiç birisinin (haşa) hükmünü icra etmeyi bir tarafa bırakalım, hiçbir makam ve mevki veya mercinin etkisinde dahi kalmadığını açıkça ifade eder.  

İşte böylece biz o topraklarda Yusuf'a dilediği gibi hareket etmek üzere güç ve imkan verdik. Biz kime dilersek rahmetimizi nasip ederiz ve ihsan sahiplerinin ecrini kayba uğratmayız. Yusuf suresi 56[5]

Hz Yusufun aleyhisselamın kıssasını anlatan rabbimiz; kardeşi Bünyaminin yanında alıkoyacağı zaman Allahın Yakup a.s a indirdiği hırsızın cezası ile hükmettiğini açıkça belirtir. Hatta Yusuf a.s ı batıl davranışlarına sebep göstermeye yelteneceklerin kulaklarına küpe olsunda sakın bözle bir günah ve hataya meyletmesinler dercesine, açıkça kralın hükmüne göre alıkoyamayacağını da ifade etmiştir.

Görevliler; «Peki eğer yalan söylüyorsanız, size göre hırsızlığın cezası nedir?» dediler. “Onun cezası, (su tası) yükünde bulunanın kendisidir. İşte biz zulmedenleri böyle cezalandırırız” dediler. Yusuf kardeşinin yükünden önce onlarınkini aramaya başladı; sonra kardeşinin yükünden su kabını çıkardı. İşte biz Yusuf için böyle bir plan düzenledik. (Yoksa) Hükümdarın dininde (yürürlükteki kanuna göre) kardeşini (yanında) alıkoyamazdı. Ancak Allah'ın dilemesi başka. Biz dilediğimizi derecelerle yükseltiriz ve her bilgi sahibinin üstünde daha iyi bir bilen vardır.” Yusuf suresi 74-76

Bu Yusuf a.s ın Allahın hükmü ile amel ettiğinin ve Başka hükümlere haşa hiç bir şekilde ilişmediğinin göstergesidir.

Muhalifin dile getirmis oldugu su ifadelerde hakeza peygambere karşı ahlaki bir ifade olmadığı gibi akabinde üzerine vurgu yapılan hususta batıldır. Şöyle denilmektedir.

‘’ ilahlık iddia eden bir kralın yanında çalıştı hatta ona tapan insanlara maaş dağıtıp mali işlerini yaptı deyip kötülerin başa geçmesindense Müslümanım diyen oruç tutan hacca giden bir insanın başa geçmesi daha evladır’’

Biraz önce dile getirdiğimiz gibi bu ifadeler, sıradan bir müslüman hakkında dahi olsa  getirilmemesi gereken ifadeler iken bir paygamber için dile getirilmesi gerçekten sınırları aşan bir tutumdur. İlahlık iddia eden bir krala tapan insanlara adeta hizmetçi olmuş bir kimse gibi lanse edilen hz. Yusuf (a.s), bu nitelemden çok ama çok uzaktadır. Krala tapanlara maaş dağıtmak ve onların mali işlerini düzenleyerek onlara hizmet etmek nitelemesini dile getiren kimse bu ifadelerinden dolayı Allahtan af dilemelidir.

Hz. Yusufu kendilerine (Haşa) kıyas etmek isteyenlere şunu söyleriz. Hz. Yusuf (a.s) ın bulunduğu ortam ve makam ne olursa olsun bize Hz. Yusufun Allahın şeriatine muhalif olan (haşa) tek bir fiilini ortaya koysunlar.

Hz. Yusuf (a.s) akidevi olan bir hususta hangi itikadi bir hatayı işledi?

Allaha ait olan hangi vasfı yaratılmışlardan birine verdi?

Allahın hükmüne muhalif hangi hüküm ile hükmetti?

Allahın haram kıldığı hangi haramı işledi veya ona göz yumdu?

Allahın hoş görmediği hangi mekruhu işledi?

Eğer sadıklar iseniz delilinizi getiriniz. İddia edene delil, inkar edene yemin gerekir. Ki  Muhalif görüş delil getirmekten acizdir. Bu ise iddialarında yanlışa düştüklerinin ve faraza delil varmış gibi bir puslu hava oluşturduklarının açık göstergesidir. Biz ise yemin ediyoruz ve diyoruz ki?

Vallahi ve Billahi ve Tallahi,

Yusuf (a.s) haşa hiç bir şekilde Allahın herhangi bir sıfatının kendisinde görenlere destek verircesine sessiz kalmak şeklinde de olsa onları destekler gözükmemiştir.

Allahın hükmüne rağmen onların hükümleri ile hükmetmemiştir.

Bırakın itikadi muhalefeti, haram olan tek bir hususu dahi işlemek şöyle dursun, şüpheli olan hallere bile meyletmemiştir.

Ama sizler, siz; Yusuf (a.s) ı kendi menfi durumlarına alet kılmaya çalışanlar !

Sizler,

Allahın hükmü ile hükmetmek şöyle dursun hiç bir ikrah olmaksızın Allahın hükmüne muhalif hüküm ile hüküm veriyorsunuz ve bunun için can atarak mesai harcıyorsunuz

Allahın haramlarını helal kılıyorsunuz.

Allahın helallerini haram kılyorsunuz.[6]

Hristiyan ve Yahudileri dost ediniyorsunuz.[7]

Onlara velayet gösteriyor, onların küfür sistemlerini dile getiriyorsunuz.[8]

Onlar razı olmayacaklar diye, Allah, Peygamber ve şeriat kelimlerini onların iştirak ettiği inşaallah maşaallah, allah rahmet eylesin, Allah yardımcımız olsun gibi gündelik olaylarda ancak dile getirebiliyorsunuz.

Zinayı helal kılıyor, onayladığınız ve icra ettiğiniz hükümlerle razı oldukları müddetçe 10-15 karşı cinsle dost hayatı diyerek zina edenlere ses çıkamıyor, rıza olduğu halde bizim  helalinden ikinci bir kadınla evlenen erkeklerimize suçlu hükmünü veriyor ve ceza kesiyorsunuz.

Allah (c.c) faiz muamelesine kalkışanları Allaha ve Rasülüne savaş açmışlar diye nitelerken, Allahın rasülü, faizin en küçüğü insanın annesiyle zina etmesi gibidir diyerek hükmünü belirlerken, sizler en az faiz veren hükümet olmakla kendinizi övüyor, tüm işlemlerinizde faizi meşrulaştırıyor ve faizin haram olduğundan bahseden bizleride sesimizi yükselttiğimiz zaman cezalandırıyor ve karmaşa çıkarmak hükmüyle cezalandırıyorsunuz.

Allah Teala adaletin ta kendisi olan miras hükmünü açıklamış iken, siz herkese herkese eşit veriyor ve buna uymak istemediğim takdirde beni icbar ediyorsunuz.

Allah kafirleri dost ve sırdaş edinmeyin derken, siz müslümanları onlara teslim edecek kadar istihbari bilgilerinizi onlarla paylaşıyor ve müslümanları onlara teslim etmekle kalmayıp onların istediği müslümanı hiç de suçları olmadığı halde tutarsız dayanaklarla hapislere mahkum ediyorsunuz.

Allahu Teala,  zinayı;  Namahrem olan ile nikah dışı ilişki olarak tarif edip cezalandırırken  siz, küfrün önderlerinin yaptığı gibi zinayı; iki taraftan birisinin rızası olmaksızın ona sahip olmak ve tecavüz olarak tarif ediyor Allahın hükmünün dışında hükmederek cezalandırılmasını onaylıyorsunuz.

Allahu Teala (c.c) içkiyi haram kılmış ve Allahın Rasülü (a.s) de içki içenle beraber 10 kesimi lanetlemişken, siz kanunların ezici azgın güzüyle bunu meşru göstermesine hükmediyor ve icrasına imza atıyorsunuz.

Allahın dininde idam, kısas hükmü gereğince adaletin ikamesi için meşru kılınmışken, siz tağutların idam bir barbarlıktır sözlemlerinin neticesi idamı kaldırıyor ve Allahın hükmünden başka hükmün icrasını sağlıyor ve tatbik ediyorsunuz.

Kafirlere itaat etme ve yol alma adına, emri bil marufu ve nehyi anil münkeri bir tarafa bırakıp marufa da münkere de Demokrasi adına aynı derece de hoşgörü ile bakıyorsunuz.

Kafirlerin istediği kadar müslüman oluyor, kafirlerin istemediği yerde hemen islami kılıktan sıyrılıp, demokrat oluyor ve demokrasi tellallığına başlıyorsunuz. Siz kime kulluk ettiğinizin farkında mısınız?

Bir taraftan İsraile -Demokrasi müsade ettiği için- sert çıkışlar yapıyor, diğer taraftan İsraile her türlü maddi – manevi - siyasi... desteği veren amerikayla güller içerisinde gülücüklü pozlar veriyorsunuz.

Onların terörist dediklerine terörist, onların dost dediklerine dost diyorsunuz.

Onları sadece belirli başlı hususlarda değil, Allahın dinini söylem ve fiillerinizden tamamen soyutlayarak onların herşeyini islam topraklarında yaygınlaştırıyor ve asıl pis suratlarına perde olarak, cahil toplumu onların sistemlerine angaje ediyorsunuz.

Sizler nereye.... Yusuf (a.s) nereye.  Siz ne kadar da kötü hüküm veriyorsunuz. Bir tarafta onların her türlü şer hükümleriyle hüküm veriyor, Hüküm Ancak Allahındır ve Allah kendi hükmüne başvurarak sadece ona kulluk ve itaat etmenizi emrediyor diyen Yusuf (a.s)ı kendi şer gidişatınız için bir köprü ve dayanak örneği gösteriyorsunuz.

Hür iradenizle onların küfür sistemlerine ortak olmanız, uygulamanız ve uymayanı cezalandırmanızla, değil mazeret sahibi durumuna düşmek, en iyi ihtimalle tekfiri şart olan bir tağutluk kapısından içeri girmiş oluyorsunuz.

Sizden temennimiz; bu yolda tövbe etmeniz ve tek hidayet olu yolan Peygamberler yoluna rücu etmenizdir. Allah tevbeleri kabul edendir. Yok eğer şeytanınız ve nefsiniz size kötü olan amellerinizi süslü ve güzel gösterdi de siz dönmeyi düşünmüyorsanız, en azından hakikatı ikrar etme erdemiyle amel ediniz. Yahut hiç olmazsa susunuz. Zira susmanız, Peygamberi kendi şer işlerinizde size örnekmiş gibi göstermeniz, sizi helak edecektir.

Allah bizleride sizleri de korusun. 

Bir üçüncü mesele daha var ki o da şu ifadeler ile alakalıdır.

  • kötülerin başa geçmesindense Müslümanım diyen oruç tutan hacca giden bir insanın başa geçmesi daha evladır hem Müslümanlar rahat yaşayabiliyor başka parti gelse onlar dine karşı Müslümanlar zorluk çekecek

Bu sözün gerçek dışı olduğu akleden topluluklar için malumdur.

Evet,

Müslümanlar her türlü imkandan faydalanmalı ve gerek dünyevi gerekse uhrevi menfaatlerine olan imkanları değerlendirmelidir. Bu hususta onları nehyeden bir husus yoktur. Bu meselede alimlerin ihtilafı söz konusu değildir.

Fakat bunda icma etmiş olan alimlerin yine icma ile üzerinde ittifak ettikleri bir hakikat ve kaide vardır ki o da şudur.

‘’ Kötülüğün def edilmesi, her zaman maslahatın celb edilmesinden önce gelir’’

Şeriate muhalif hiç bir itikadi günaha düşürmedikten sonra, hiç bir haramı yol edinmek ve isyan durumuna düşmedikten sonra, müslümanlar her fırsatı değerlendirmelidirler. Bir çoğunun gözden ırak kıldığı hakikattır bu. Bu hususu ya görmezler, ya da görmezden gelirler.

Söyleyin ey din adına haram yolları meşru görenler.

Niyetiniz halis olduktan sonra, uzun yıllar boyunca gıdım gıdım para biriktirmek ve 5-10 sene içerisinde ancak cami yapabilmek yerine kadın pazarlayarak 3-5 ayın içerisinde bir cami inşa etmek ve bir an önce hafızlar yetiştirmeye başlamak, ahalinin evde oturan kadınlarına kuran eğitimi vermek ve her 3-5 ayda başka bir cami inşaatıyla hayır yolunu hızlandırmak daha mantıklı değil mi?

İnsanlar daha çok kitaplarını okusunlar ve peygamberlerini tanıyarak sünnetine uysunlar diye madem ki bu toplumda revaçta, daha da yıllanmış şarapları tedarik ederek ve bir kaç köşe başında gece kulüplerinde onları değerlendirerek çok kısa bir zamanda daha fazla kuran ve hadis kitapları basma imkanı bulsak ve hatta bedavadan dağıtsak da insanlar daha çok dinlerini ve peygamberlerini tanısalar daha iyi olmaz mı?

Bizlere karşı oluşturulan tuzakların iptali ve ileride müslümanların menfaati için içimizde bazı ihlaslı ve niyetleri sağlam fedakar müslümanlar tesbit etsek, sakallarını kesseler, bozuk çamaşır makinesinin yıkamak yerine sağını solunu parçaladığı pantolonlar gibi kot pantolon giyseler, hanımlarını mini etekle gezdirseler de şu kafirler bunları kendilerinden sansa, halbu ki onların işi de bizlere bilgi sızdırmak olsa ne dersiniz? Bu arada bir kaç kadeh devirmek durumunda kalabilirler tabi. Ama olsun kötülerin içmesinden ve huzursuzluk çıkarmasından ise, bizimkiler içsin, hem az içerler hem huzursuzlukta kalkar. Mahallemizde azılı kafirler çok güzel fahişerle mahalleye fesat katacak iken, bizim bu fedakarlar, çirkin kadınlar bulacak ve onları pazarlayarak yavaş yavaş mahalleyi ıslah edecekler de ailelerimiz bozulmayacak, nasıl fikir ama.

Bu örnekleri çoğaltabilirsiniz. Ortaya attığınız görüşün ne kadar fesat bir görüş olduğunun farkında değilsiniz. Ne zamandan beri içkiyi zemzem niyetine içmek meşru oldu. İslamın iki renk tanıdığını ve beyaz olacak, illa beyaz olacak, az da olsa beyaz olacak, beyaz yoksa bulacaksınız, bulamazsanız gayret edeceksiniz, gerekirse bu beyaz uğrunda fada olacaksınız. Ama hiç ama hiç bir zaman siyaha razı gelmeyecek, siyaha göz yummayacak ve siyahlaşanlardan ayrılacak, siyahla beyaz arasını Gri bir rengi bulma münafıklığına düşmeyeceksiniz demiyor mu..

Yukarıda verdiğimiz örneklere hayır dediniz değil mi? Olmaz ve olamaz dediniz değil mi? İçki, kadın satmak, zinaya sebep olmak, sakalı kesip züppelerin kılığına girmek, kadınlarımızı mini etek gezdirmek v.s hususlara olmaz dediniz  mi?

Peki sormak isteriz. İman eden ve Rabbini tanıyan müslüman için Allahın tek bir hükmünde ona muhalefet etmek ve aksine hüküm koymak, aksine hüküm koyanla kol kola bulunmak, onları desteklemek, müslümanlar arasında küfrün hükmünün icrasına vesile olmak, Allaha ve rasülüne düşman kesilmişlere dost olmak ve onların şeriatı taleb eden müslümanlara düşmanlık etmelerinde onlarla beraber bulunmak gibi fiilerden herhangi bir tanesi ile amel etmek mi ehven, yoksa zina, içki ve faiz gibi sahibini günahkar eden ve islam dairesinden çıkarmayan ve hatta af dilemek ile telafi edilebilecek fıkhi bir haramı işlemek mi? Ne kötü kıyas ediyorsunuz.

Rabbini tanımış ve ona ortak koşmanın mahiyetini bilmiş olan ve böylece müminlerden olan her mümin bu hususta hem fikirdir. Allah azze ve cellenin isim ve sıfatlarının hangisi değerli ve hangisi değersizdir sorusu dahi insanı küfre sokar. Allah azze ve cellenin yaratmak ve hükmetmek sıfatları arasında ne fark vardır. Kendilerine ilim sahibi denilen bir takım zevatların sergilediği tavır ise muvahhidler (müslümanlar) açısından içler acısıdır. Allahın yaratıcılığından başka bir yaratıcıyı kabül etmen gereken bir meclise girmen küfür ve şirk olur diyenler, Allahın hüküm koyuculuğundan başka bir hüküm koyucunun kabül edilmesinin gerektiği bir meclisi nasıl meşru görürler. bu hangi menfaatir.

Hristiyan memleketlerinde müslümanların menfaati için niyetim halis olarak ve içten inanmadığım halde kilisede ki ayinlere katılmam ve kilise söylemlerini dilime dolamamın hükmü nedir. Şayet rönesanstan önce Kilise’nin egemenliğinde yaşamış olupta bu egemenliği müslümanların menfaatine vasıl olmak için Kilise’de ikame eden müslüman olmuşmudur. Kilise bayrağı altından fırsatları müslümanların menfaati için kollamamın hükmü nedir. Hem sonuçta isayı Allahın oğlu diyorlar. Allahtan üstün görmüyorlar, isa da olan meziyetlerin Allahın onun üzerinde ki nimetleri olarak görüyorlar. Allahtan soyutlanmış da değiller. Böyle bir hususta meselenin hükmünü gecikmeden verecek olanlar, ateistlerden, komünistlerden, kapitalisletlerden, Allahı hükümden soyutlayanlardan müteşekkil bir mecliste, Allaha rağmen nasıl Allahın hükmüne muhalif bir hükme onay verebilirler. Nasıl onların Darun-Nedvelerinde onlarla aynı ameli icra edebilirler. Kaldı ki bunların şirk ve küfrü, vallahi Hristiyanların Ehli Kitap olarak işlediklerinden daha beterdir. Bunların şirk dini onların dininden daha şerlidir. Akıl sahipleri bunda hemfikirdirler.

Ve bunu meşru görenler hangi menfaat ve maslahattan dem vururlar. Onlar, dünyevileşmenin getirdiği kör bakış açısıyla dünyalık rahatlarına dini muhaletlerini bile meşru görme çıkmazı içerisindedirler. İş’ten kovulmak durumu var ise, namazlarını akşam toptan kaza etsen ne olur ki mantığının din anlayışının neticesidir bu değerlendirme.

İslama göre maslahat; Kişinin kendi aklına, mantığına ve algılamasına sığmasa da,  şeriatın belirlediği sınırlara riayet etmek, her şeyi en layıkıyla bilen Allahın sınırlarını gözetmek, Allaha kul kalabilmek, malına, yurduna, işine gücüne ve canına mal olacak olsa dahi Allaha itaat üzere daim olmak ve neticesinde hesap gününde kazananlardan olmaktır. İslamda ki maslahat ve menfaat kavramlarının karşılığı budur. Onun için Süleyman (a.s) kazanmış, Nuh (a.s) kaybetmiş değildir, Yusuf (a.s) kazanmış, İsa (a.s) kaybetmiş değildir. Hepsi ve onlara uyanlar kazanmıştır. Maslahat ve menfaat Allaha kul kalabilmektir. Harama veya küfre sürükleyen maslahat dünyevi bir tahatlık mefsedet ve fesadın ta kendisidir.

Meseleye bütüncül  anlamda bakma hikmetinden mahrum kalarak parçacı değerlendiren ve bu parçalarında sadece kendi dünyalık rahatlarına sebebiyet verenlerini  gören mantık yanlıştır. Şeriatın mefsedet ve kulluğa zarar dediği bir hali, maslahat ve menfaat diye nitelemek mefsedetin ta kendisi ve şeriata göre fesatçılık değilmidir? Allah fesatçıları sevmez. Allah merhametiyle bizleri esirgesin.

Kısaca bir kaç cümleyle bu husuta ki kanaatimizi öz de olsa dile getirebilmişizdir inşaAllah.    

 

[1] Tâ ki, helâk olan, apaçık bir delil gördükten sonra helâk olsun. Yaşayan da apaçık bir delilden sonra yaşasın. Şüphesiz ki Allah işitendir, bilendir. Enfal 8/42

[2] Rabbiniz Allah'dır, o gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Arş'a kuruldu. O gündüzü sürekli kovalayan geceyi gündüzün üzerine örter. Güneş, ay ve yıldızlar O'nun buyruğuna başeğmişlerdir. İyi bilin ki, yaratma ve yönlendirme O'nun tekelindedir. Alemlerin Rabbi olan Allah yücelerin yücesidir. A’râf / 54

[3] ‘’Sakın zalimlere eğilim, yakınlık göstermeyiniz. Yoksa cehennem ateşi yakalar sizi; Allah'dan başka bir dostunuz, bir dayanağınız yoktur. O zaman O'nun yardımını göremezsiniz.’’ Hud Suresi 113

[4] Enam suresinin ilgili ayetinin tefsirine bakarak daha detaylı ve faydalı bilgiye ulaşma imkanı bulabilirsiniz. Cevap çok daha fazla uzamasın diye bir çok şeyin zikrini geçtiğimiz gibi bu detayı da sizlerin araştırmasına bırakıyoruz.

[5] Kuranda imkan-temkin vermek; irade sahibi ve istediği gibi davranmak ve karar verebilmek imkanına sahip olmak anlamlarına gelir. İstediği gibi hüküm vermek anlamını içerir.

[6] Tevbe Suresi 29.  Azrıca tevbe suresi 31. Ayetin tefsirini yapan Allahın rasülü (a.s), Allaha rağmen helal ve haram koyan kimselere körü körüne itaat edenleri onları rab edinenler ve onlara ibadet edenler olanlar nitelemiştir. Adiy bin Hatem r.a ın kıssası malumdur.

[7] Maide suresi 51

[8] “Allah, mü’minlerin aleyhine kâfirler için asla bir yol vermeyecektir.” (Nisa, 141)

“Kâfirler birbirlerinin velileridir.” (Enfal, 73)

“Mü'min erkeklerle mü'min kadınlar birbirlerinin velîleridirler.” (Tevbe, 71)

Okunma 2916 defa Son Düzenlenme Pazar, 17 Haziran 2018 19:18
   

Fethul Mecid Yeni Dersler  

tevhd2

   

Riyazüs-Salihin  

riyazüs salihin

   

Fethul Mecid  

tevhd